22 Şubat 2011 Salı

DÜŞÜNDEN AYRI KALAN BİR GENCİN DÜŞÜNCELERİ

Okuyoruz  kitapları, insanları ve hayatı da. Kendinizi hiç satırlar arasında kaybetmişken çatlak bir sesle satırların çoook uzağına düşmüş buldunuz mu?  Ve geri dönme çabasında bir türlü aynı duyguyu,aynı satırların içine düşmüşlüğü bulamadığınız oldu mu?.Ne hissettiniz peki; korku, öfke,sabır, “la havle” ,”cık cık diye homurtu”,perişaniyet,belki iki damla gözyaşı, satırların üzerine yığılıp kalma durumu yahut kitabınıza sıkı sıkıya yapışık bırakmama iştiyakı  vs…? Hangi duygu size daha yakın geldi veya gelirdi yaşamadıysanız bile.Bir mırıltı işitebilirsiniz yazılanların sonunda ve başında “Takatim yok halimi takrire.” Düşünsenize okuduğunuz kitapla ilgili benzetmenin dışına çıkıp şimdi.
Bir gün her sabah gelebilir halde olduğunuz kapıdan giremiyorsunuz.Burnunuzun dibinde size hep sevimli bakan güleryüzlü güvenlik görevlisini ilk defa böyle bakarken görüyorsunuz.Kapıları sonuna kadar açık fakülte kapılarını kitlenmiş buluyorsunuz.Her gün gidip oturabildiğiniz simit ve çay keyfi yaptığınız kampüz cafesinin bile kapısında kocaman kilitler var.Şaşırıyorsunuz önce  durumu anlamak için zorluyorsunuz beyninizi.İşte tam  kitap okuması bölünen bir  gencin o mırıldandığı tepkiler geçiyor  film şeridi gibi kalbinizin üzerinden….Birileri sizin adınıza kararlar vermiş ve kıyafetinizden dolayı önce beyninizi,sonra yüreğinizi  okumuşlar,hüküm sahibi olmuşlar  ve en son isminizin üzerine kocaman  siyah bir  çizgi çekmişler. Halbuki  hiçbir siyasi eyleme katılmadınız şimdiye dek.Herkes gibiydiniz; arasıra dünyası size çok uzak olan  bununla birlikte çok iyi anlaştığınız arkadaşlarınızla cafede simit çay keyfi yapıyordunuz,kütüphaneye gidip kalem kağıtla haşır neşir oluyordunuz,ara sıra gitarınızın tellerinde kayboluyordunuz,felsefe yapıyordunuz,fotoğraf çekiyor,yazı yazıyordunuz,staj için gittiğiniz özel eğitim merkezlerindeki zor durumda olan insanlara kayıtsız şartsız yardım ediyor ve bundan  mutlu oluyordunuz arasıra bisiklete biniyor,kampüsün içerisinde  yürüyüş yapıyor  bazen  de arkadaşlarınızla top oynuyordunuz.Birden birisi sizi bulunduğunuz ,birlikte olduğunuz insanların çooook ötesine atıveriyor ve kapılarınızı kocaman asma kilitler takılmış buluyorsunuz. ‘ Benim gönlümde Rabbim varken ordan size zarar gelmez’ diyorsunuz. ‘Hiçbirinize  hakaret etmem,taş atmam,sizi incitmem,incinirseniz yardımcı olurum diyorsunuz.Bende dinamit yok,zehir yok,sopa yok,beni kışkırtsalarda,hırpalasalarda,aşağılasalarda kimseye uçan tekme atamam ben’ diye inim inim inliyorsunuz.Feryatlarınız kampüs kapılarının duvarlarına çarpıp sizi işitmeyen gönüllerden yankı yapıyor tekrar yüreğinize. ‘Ben, peygamberimin öğrettikleriyle hayat bulmaya çalışırken onun yapmadığını yapamam .İnanın hiçbirinize zarar vermem.Benim kalbimde Rabbim var kimsenin kalbini bu kalple incitemem ben.Ne olur açın kapıyı,bir sürü insana yardım edeceğim ben,derman bulmaları için elimden geleni yapacağım.Bu ülkede var olan mutsuz azınlıkları mutlu etmek istiyorum,benim başka hiçbir kaygım,hedefim yok.Ama ne olur açın şu kilitleri,yüzüme kapatmayın kapıları,güvenlik gene gülsün bana ,yol versin yolumdan çekilsin ne olur kimseye zarar vermedim ben…’
‘O denli uzaktan bakmayın  yada evet en iyisi şu; “konuşma odaları” kurun orada anlatayım size kendimi beni tanımıyorsunuz belki o yüzden bu kadar kolay yargılıyorsunuz.Tanırsanız anlayacaksınız ne denli samimi olduğumu,ne denli acı çektiğimi.Sadece konuşalım siz sorun ben cevaplarım.Her  sorunuzu cevaplarım,soru da sormam yalvarırım,bilmek istiyorum ; bu okulda okuma hakkını hangi büyük suçu işledim de kaybettim?Halbuki kazanmak başlamak için senelerimi verdim.Bu ülkeye hayırlı bir evlat olacağım diye annemin babamın emeklerini heba etmedim.Babam memur maaşıyla beni dersanelerde okutmak için rızkını kesti kardeşelrimin ben ona söz verdm,onun emeklerine söz verdim.Şimdi onlara ne derim,nasıl söylerim.O emeklerimi nasıl yok sayarsınız  ben şimdi nerelere sığdırırım bildiklerimi?’ Bu feryadlarınızı işitmiyorlar,işitenlerde  oynadığınızı,durumu acute ettiğinizi söylüyorlar.Sadece şaşırıyorsunuz ve kalakalmak dedikleri eylem var ya, işte kapanan o kapının ardında o eylemi iliklerinize kadar yaşıyorsunuz. Arkanızı dönebildiğinde sizin gibi kalakalan bir sürü arkadaşınızı görüyorsunuz.Kimi tıp,kimi hukuk,kimi mühendislik,kimi edebiyat,kimi ilahiyat fakültesinde.Siz psikolojide eğitim görüyorsunuz.Şimdiye kadar  ilim olarak okuduğunuz bilgi sahibi   olduğunuz bir sürü rahatsızlığa yakalanma riski ile karşı karşıya kalıveriyorsunuz.Acaba sizi bekleyen depresyon mu ,manik depresif bir dönem mi,yoksa  bundan sonra takıntılarınız ,kişilik bozukluklarınız olur mu? Bu yaşadığınız travma, duygu dünyanıza nasıl tesir edecek, toparlanabilecek misiniz,duygusal bozukluklarınızla nasıl başa çıkacaksınız  tüm bildiklerinizi ruhunuzda okuyuveriyorsunuz. Fakat kalbiniz o kadar emin ki  kalkacağınızdan,düştüğünüz yerde kalmayacağınızdan bu inançla belkide kalkıyorsunuz.Arkanızı dönüp okulunuzdan uzaklaşırken yanınızdan bazı dostlarınızın kıyafetlerine veda edip kilitleri söktüklerini,bazılarının sizin gibi geri döndüklerini,bazılarının yığıldıklarını,bazılarının yumruklarını sıkı sıkı sıktıklarını,bazılarının sessiz gözyaşlarına şahit oluyorsunuz.Hepsine saygı duyuyor,hepsini ruhunuzda aynı anda yaşıyor nasıl davranmanız gerektiğini tartıyorsunuz.Sizi en çok kederlendiren suçlandığınız durumdan temizlenememek.Kendinizi savunamamak.Yediremediğiniz,sindiremediğiniz tek şey. İçinizde bir tarafınız  isyan bayraklarını çekmiş adalet diye feryad ediyor,bir  tarafınız bu zulmü sorguluyor anlamaya çalışıyor,bir tarafınız tevekkül etmiş “pes etme,senin peygamberin pes etmedi diyor ve ” mırıldanıyor: “bilselerdi yapmazlardı” hakikatini, bir tarafınız acıyor onlara, bir tarafınız parçalanan geleceğinizi karamsar bir edayla analiz etmeye çalışıyor.Kafanızdan binlerce baloncuk çıkıyor içlerinde soru işareti,ünlem üç nokta barındırarak…Şimdi burda da bitmiyor problem  burda başlamadığı gibi; döndüğünüzde sizi bekleyen riskler  var.Kimisi başınızda ki 1 metrelik kumaşı çıkarmadığınız için sizi yargılayan eş dost,kimi sizin saygı ve statünüzü düşürüp  okuldan ayrıldığınız için öfke ve hırs duyan hısım akraba.
Uzaklaşırken sessizce Amerikalı psikolog   Abraham Maslow  tarafından  yayınlanan İhtiyaçlar hiyerarşisi teorisi geliyor aklınıza.Nelerdi bunlar: 1. Fizyolojik ihtiyaçlar 2. Güvenlik ihtiyacı 3. Ait olma ihtiyacı 4. Sevgi, sevecenlik ihtiyacı 5. Saygınlık ihtiyacı 6. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı. Eleştirilen yanları olsa da teorisi yıllardır geniş yankı bulmuş Maslow’un bu teorisine göre; belirli bir kategorideki ihtiyaçlar tam olarak karşılanmadan kişi bir üst düzeydeki kategorinin ihtiyaçlarını algılayamıyor. Mesela “karnını günlük olarak doyurabilen ve fakat güvenlik ihtiaycı giderilmeyen bir kişi,kendini sürekli tehdit altında algılarken,dünya görüşünü geliştirmek için sürkeli kitap okuyamaz gibi.” Bununla halinizi ilişkilendiriyor , fizyolojik ihtiyaçlarınız yerinde olsada güvenlik ihtiyacınız yasaklarla elinizden alınmışken,kendinizi  12 yıl eğitim alıp ait hissetmek istediğiniz bölüme ait hissedemezken yada  birileri zorla  bunu hissettiriyorken,mesleğinizi de elinizden alarak toplumdaki saygınlık statünüze de zarar verilmişken  kendinizi gerçekleştirme ihtiyacınızı nasıl karşılayacağınızı düşünüyorsunuz bir an .  Ve gene kendinizi  bu teoriye itiraz eden ve tüm bu kategorilere rağmen ayakta ,hayatta kalmış ve hatta en önlerde bulunmuş  kişileri örnek alıyorsunuz.İçinizdeki kargaşayı tevekkül durgunluğuna teslim ederek bahçeyi terkediyorsunuz nihayet .Fakat  terkettiğinin sadece sizden alınan  okulunun bahçesi oluyor. Çünkü O’na güvenen, kendini O’na ait hisseden benliğizi, inancınızı ve onurunuzun aldığı statüden gurur duyarak başınızı sanılanın aksine hiç ve asla öne eğmeyerek,kul olmanın ferahlığına teslim olarak mesleğinizin bulvarlarını da  ruhen asla terketmiyorsunuz. Adımlarınız  yalpalanmıyor, sanki düşecekmiş gibi yürümüyor, merdiven kollarını sıkı sıkı tutmuyor, konuşurken sesiniz titremiyor, inandığınızı  yerine getirmenin vicdani rahatlığıyla sizi bekleyen başka bir geleceğe sukutla razı oluyorsunuz. Ama taaa içinizde bir yerlere sakladığınız ve sakındığınız o nazenin duyguları incitenlere hep bir “ah”  ederek…
                                                                       HİLAL   ÇORBACIOĞLU

ÇOCUKSU TATLAR

Ne olur öldürmeyin isteklerinizi, önüne geçmeyin. Bakın aynalara masum yüzlerinize saatlerce. Hiçbir döneminizde bu denli  temiz bulamayacaksınız yüreğinizi. Ufacık yüreğinizi küçücük şeyler nedeniyle sonsuz mutluluklarla bezemek bu kadar kolay olmayacak.
            Koşun bazen yokuş aşağıya rüzgara doğru… Sizden hızlısı olmasın… Bisikletinize binin. Çevirin pedallarınız. Korkmayın düşmekten. Olurda  düşerseniz kanasın diziniz dirseğiniz.Oynayın arabalarınızla, bebeklerinizle, acıksın bebeğiniz, altını ıslatsın, anne desin size,annesi olun onun,şefkat görsün yüreğiniz… Arabalarınızla oynayın… Çamurdan evleriniz olsun,çamurdan çorbanız…Bırakın üstünüz kirlensin,yağmur yağsın üstünüze,çikolata olsun elbiseleriniz  elleriniz şekerden yapış yapış... Parmaklarınızı yalarken  bakışlarınız tüm dünyanın bakışlarından habersiz saf temiz…
            Ağaçlara dizlerini çizmek pahasına çıkmaktan, dalların ucundaki  kırmızı  elmalara  uzanırken ki heyecanından vazgeçme. Yağmurun yağmasına “çiçekleri büyütüyor” diye sevin, çevrende ıslandı diye üzülen ve yağmurlu havayı sevmeyen büyük(!)lerine inat.Kar tanelerinin  usul usul yüzüne değmesiyle  neşelen, yerde birikmesine sabırsızlan, avuç avuç  soğuktan moraran ellerini gülümseyerek seyret.Gökyüzüne çevir temiz bakışlarını, hayranlıkla bak yıldızlara, bir tırtılın kelebeğe dönüşmesine hayret edebil, balıkların nasıl nefes almadan yüzebildiklerine şaşır.
            Soru sormaktan bıkma, kuşları okşamaktan, toprağı karıştırmaktan, korkma. Düşler kurmayı bırakma, bulutların seni  çok uzaklara taşıyabileceğine, Ay’ın sadece senin için doğduğu inancıyla izle, bir gün çok zengin olup çocuklar dahil herkese bayramda  elbise dağıtacağın inancını kaybetme.
            Bayramları haftalar öncesinden için içine sığmayarak bekle. Sokakta bulduğun acıkmış  yavru kediyi doyurmak için, koşarak bakkala git ve cebindeki son parayla süt alabil ve o kediyi izlerken en az annesi kadar sevinebil. Yakar top oynarken en küçükleri “fasulye” yapıp, “vurulamazlar” listesine ekle. Mızıkçılığı dünyanın en kötü işi kabul et, kandırıkçılığa çıkarların için başvurma, ispiyonculuk literatüründe  durumuna göre olabilir bir şey olmasın, her gün yeni bir şeyler öğrenmekten vazgeçme, küskünlüklerin birkaç dakikadan fazla sürmesin,sabrın olsun haklı da olsan gerektiğinde,tahammülün olsun başka renklere,yüreğin herkesi sevebilecek kadar büyük olsun her daim…Çocukluğunuzu yaşayın,çocuk kalın.
            Ne varsa  yapmak istediğiniz yapın. Kalkın ekran başından ve o büyüdü abi abla oldu diyenlere sakın aldırmayın. Doyasıya   çizgi film izleyin. Sadece yaşayın. Siz daha büyümediniz bunu unutmayın… Ve hiç çürütmeyin, öldürmeyin kalbinizdeki masum düşleri…
            Ve siz büyükler…Bırakın bu dediklerimizi yapsın.Abla /Abi  oldun diye bir misyon  yüklemeyin çocuklarınıza çocukluğundan önce.Bu onun “abla”lığına ve “çocuk”luğuna çok zarar verecektir.Bırakın önce çocuk olsunlar abi abla zaten zamanla olmak zorunda kalacaklar ve olacaklar,anlayacaklar.Ve izin verin kaldırın bilgisayar ekranının onu esir alan kollarından.Dışarıda  tehlike var diyerek farkında olmadan daha büyük bir tehlikenin içine atmayın onu.Bırakın düşsün, arkadaşlarını nasıl seçeceğini öğrensin,ayağa kalkmayı bilsin…Bırakın çocuk olsun çocuk kalsın….

                                                                                                          HİLAL ÇORBACIOĞLU


Bir varmış bir de varmış ya yok olsaydı

Kimsenin bizden haberi yokken, kimsenin bizim varlığımıza dair bir bilgisi vede umudu yokken,anılmaya bile değmezken adım hayattan bîhaberken hayatım, dilemenle anıldım,var kılındım! Taş değildim, hayvan da, bitki de, melek de... Varlığımı insan libasıyla taçlandırdın. Ebediyete programlanan vücud libasımızda ihtiyaçlarımızı belirleyip ruhumuzu, fikrimizi, görüneni, görünmeyeni donattın! 

Fuzulî Mecnun’u Hakk’a erdirirken ona şöyle dedirtir: 
Kurtar beni ıztırâb-ı gamdan 
Ver müjde vücûduma ademden 
Yani; “İlahî! Varlığıma yokluktan bir müjde eriştirip (varlığımı yok edip) beni gam ızdırabından kurtar!” dın... Yokluk kaygısını tahayyül edebilen bir nefsin hıçkırığı gibi düştü bu dua kalbime... 
Varlığıma yokluktan bir varlık giydirmenin anlamı sıkıştırırken beynimi kavramaya çalışırken yokluğumun algısını beynim şu tepelerde gezindi...

Doğum tarihimize ve bunun dokuz ay öncesine gittiğimizde, bizim için “yok”luğu yakından görebiliyoruz. Kalbimin atamaz halde olması, sesleri işitememek, gören gözümüzün olmaması... Ve dünyada olmayan “ben” yok haldeyken her şeyin gayet normal olması. Belki yokluk algımı algılamaya çalışırken en vurulduğumuz an karesidir bu! Biz yokken hiçbir şeyin aynı olmaycağını sanmamızdan kaynaklanan bir yıkım! Her şeyin normal ve aynı güzellikte olması... O andan bugüne doğru geldikçe safha safha izleyebiliyoruz var olmanın serüvenlerini... Doğumumuzun öncesine gidince; Dünya’nın, Güneş Sistemi’nin, galaksilerin, nihayet bütün varlıkların “yok”luğuna, başka bir ifadeyle ‘yok olduğu an”a ulaşabiliyoruz. Burada yokluğun soğuk, karanlık yüzü ürkütücü noktalara kadar gidebiliyor, bir an önce varlığın bulunduğu alana yönelmeye can atıyoruz. Hayatın başının ve sonunun yokluğa çıkması ürkütürken yüreğimizi, “YOKLUK” tan kaçış ve “Yokluğu” reddetme duygusuyla savaşıyoruz içimizde... 

“‘Olmak ve Olmamak aynı Anlam’dadır, aynı Şey’dir. Eğer bunlar aynı Şey olmasalardı değişerek birbirleri olmazlardı.“ kaygısı tırmalıyor beynimizi ve son kapıdan sonraki sonsuzluk kurtarıyor kalb ve kabrimizi. Nitekim öncesinde geçmişe doğru yaptığımız yolculukta varlıktan bihaber olmamızdan dolayı kavrayamadık rahatsızlığını, fakat bundan sonrasına yapacağımız yolculuk yani bundan sonrasının yok olduğu algısı, var olma nimetini algılamamızdan ötürü farklı derecede etkiliyor,incitiyor canımızı!.. 

Hele, Bediüzzaman Hazretleri'nin cehennem ve yokluk fikrini mukayese ettiği şu tesbitleri de dikkate alınırsa: 
... Eğer sen cehenneme girsen, vücud dairesinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennette mes’ud veya vücud dairelerinde bir cihette merhametlerine mazhar olurlar. Demek, her halde cehennemin vücuduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennemin aleyhinde bulunmak, ademe [yokluğa] taraftar olmaktır ki, hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. 
Nefis bir terennüm... Mükemmel bir duyuş… 

Arının kendi varlığını muhafaza etmek için düşmanına iğnesini batırması, arkasında civcivleriyle dolaşan tavuğun var veya yok olma durumunda aslan kesilmesi gösteriyor ki, dünyadaki bütün varlıklar yokluğa karşı varlıkla programlanmış ve topyekün bir direnişe girmesi bu kaygıyı bütün canlılar yaşarken insan oğlunun boş durmayacağını izah ediyor lisan-ı halleriyle aslında... 
"Ölümün pençesine düşmeden, pek az insan ölümü düşünür” diyor H. Fielding 

Adınının kocamanlığı yakıyor içimizi. Pek çoğumuz uzaktan bakıyoruz ölüme, uzaklara düşer sanıyoruz, uzaklarda kalır diye düşünüp yanılıyoruz. Taa ki ummadığımız bir anda, ummadığımız şekilde, ummadığımız kadar yakınımıza değiveriyor da yanıldığımızı anlıyoruz... Gelmesinin neden olduğuna yabancıymışız gibi, hiç bilmiyormuşuz gibi yaşamanın ne büyük yanılgı olduğunu fark ediyoruz... Aniden “ben geldim” diyor, “kalakalıyoruz”... Sapasağlam tutunduğumuz ipimiz avuçlarımızdan kayıp gidiveriyor... 
İşte sonrasında hayatta “hayat” bulabilmeyi ümid ediyoruz. Varlığın içinde saklı olan hakiki “varlık” umudumuz oluyor kalbimizin duvarlarına astığımız dualarımızda. Çünkü biliyoruz ki; O Varsa “var” vardır/ “Varsa, yoktur yok. 

Mütefekkir insan, bir hiç olan yokluğu değil, cehennem bile olsa her şey demek olan varlığı seçmekte tereddüt etmez. Bunun için, Bediüzzaman’ın “Vücudun, velev cehennem de olsun, ademden [yokluktan] daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür” sözüyle tutunuyoruz varlığın huzuruna. 
Ve her iki anlamda var olabilmek adına bu dünyada bu bilinçten haberdar kılınmamız nedeniyle bunun farklılığını ve farkındalığını da nufuz etmek lezzetinden mahrum olmamak... Var Eden ve Yok Eden’in mutlak varlığını fark etmek ve O’nun varlığına ulaşmanın bizi de var edeceğini bilerek O’na yönelmek... 

Diliyoruz ki Ey varların ve yokların varı,bir kerem kıl sıyır bizi bu yokluktan. Bu yok kullarını var kıl var kıl bu yok kulunu!

/ Hilal Çorbacıoğlu /

GÜLÜMSER MİSİN KÖTÜMSER MİSİN?

‘‘Gülümse senden bir tane daha yok bu dünyada’’
‘Polyannacılık değil.Fizyolojik ve somut gerçekler.Sen neye hazırsan ,o da senin için hazırdır.’
                                                                                                          Mark Victor Hansen


                                                                         
“Olaylar önemli değildir; asıl onları algılama şeklimiz önemlidir.”

                                                                                              Epiktetos


İnsan dünyası  insanın dünyasını  yansıtan  bakış açısında saklı. Geleceği bulunduğu
andaki tasavvurlarından ibaret. Peki nasıl oluyor da oto kontrol müthiş derecede zihinde mündemiç oluyor ve sonra da dışa yansıyor. Hayata bakışımız yada prensiplerimiz  çok farklı milyonlarca seçenek içinden ortaya çıkabiliyor.
Hayata olumlu  bakmak, olumlu düşünmek, olumlu hareket etmek ve içimizdeki müspet dünyayı  tebessümümüzle yansıtmak neticesiyle bizi tanıyanlarca biz oluyoruz.Her olumlu ve olumsuz ifadenin  bilinçli yada bilinç dışımızda depolanmasının yanı sıra ,bir takım  fizyolojik  nedenlerden dolayı ,hayatımızı çözümlere yönlendirmekte faydası olduğu muhakkak.Zihnin 3 özelliğinden birisi pozitif düşünce ve insanın iç dünyasındaki huzurla alakadar. Bu; zihnin  her an ancak olumlu bir söylemle  harekete geçebilmesi.
Ne muhteşem  bir organizasyon.Kötüden kötü doğuyor ve tahrip gerçekleşiyor lakin iyi de iyinin doğmasına vesile oluyor ve iyiliği inşa ediyor.Biri nar: yakıyor,yıkıyor,hırpalıyor diğeri nur; yapıyor ve kuruyor,dinlendiriyor.
Zihnimiz  olumsuz  bir telkinle  harekete geçemiyor. Olumlu  telkinde ise hem harekete geçiyor hem de geçiriyor. İfade yapı  olarak bile olumsuz kullanılsa anlam olumluyken olumsuzluk vuku buluyor.
Mesela  şu an  size   ‘maviyi düşünmeyin’ desem  ne olur? Mümkün mü  düşünmemeniz yada zihninizin düşünmemesini  sağlamak.Zihnin çalışma sistemi yapısında kesinlikle mümkün değil bu durum.Anlam olarak da aynı istem devrede.Mesela; ‘Beni  sevenleri  utandırmayacağım’  cümlesi  yerine  ‘beni sevenleri gururlandıracağım.’’Kilo vermek istiyorum’ yerine  ‘normal kiloda birisi olacağım’ ‘Çevreye çöp  atmayın’ değil ‘çevreyi koruyalım’ yazılmalı tabelalara.
Dikkat etmemiz gereken inceliklerimizden birisi yapmayı yada yapılmasını  istemediğimizi değil; yapmak istediğimizi yapılmasını istediğimizi  belirtmek.
Ferdi tekamülde de iç dünyamız ehemmiyetli bir çalışma sahasıdır.İç dünyasında  taşıyorsa insan  dış dünyasında onu bulur. Hamd ve şükür, neşe, neşve varsa şahsi  dünyada umumi alemde de zıttı vuku bulmaz. Eğer ,hüzün, sıkıntı, yeis, kin, nefret varsa muhitinde de  başka bir şey bulamaz.
Zahmet,sıkıntı her insanın hayatının her kesitinde  kaçınılması imkansız bir durum teşkil eder.Lakin  çok az insan onlarla mücadele de  muzaffariyet elde eder.Bütün  zaferlerin  altında yada ardında ise sadece ve sadece kavi inanç vardır.İnanç ise insana kuvvet verir,teslimiyet en ümitsiz,en bedbin durumları, anları  bile   en kavi,en ümitli karelere çevirir.
Zübeyir Ağabeyin  bir ifadesinde buyurduğu gibi; ‘‘Nikbin (iyimser)  olmakla da hayatın  dağlarvari dağdağaları altında ezilmekten kurtulmak için  şahlar gibi şahlanabilirsin ve şahlanmalısın.Nikbin bir vaziyete sahip olmak demek,daima  kuvveti imanla dayanmaya ,en kötü durumlarda bile herşeyi iyi  görmeye ,hadiseleri mümkün olabilen en  müspet taraflarını  elde edebilecek surette karşılamaya hazır bulunan ruhun  müspet durumuna erişmektir.’’
İman sahibi olan idealist insan müspet bir hedefe ulaşmayı gaye-i hayat edinenler,Allah’a  hadsiz şükür hissiyatına bezenip  şen ve şakir kimseler halindedirler.Yüzleri de yürekleri de tebessümün suret ve sıretinden ayrılmaz.Güler yüz zinciri öyle hızla  yayılır ki  denediğinizde dehşete düşebilirsiniz.Tebessüm dolu   çehrenizle sokağa  çıktığınızda güleryüzle baktığınız her insanın sizinle aynı çerçevede yer aldığını  görmek  mümkün.Tıpkı virüs gibi hızla ve pervasızca.Zindanları saray eden en zahmetsiz ilaç olsa gerek....Ve şu iki güzel söz ne zaman dara düşsem ve düşünmem gerekse aklımızda saklı kalmalı. İnsan mikrop kıvamında bazı kişisel rahatsızlıkların altında  kalıyor da mutsuz olabilmeyi tercih ediyor? Nitekim zihnimizdeki düşmanları alt etmeden, gerçek sorunlarla mücadele etmek imkansızdır. Gerçekliği ne kadar acı olsa da tam olarak algıladığımız takdirde; çözüm yollarını da daha berrak olarak görebiliriz.
Kimlik sorunları: Özgüven konusunda yaşadığımız sıkıntı sebebiyle başkalarına kendimizi ve davranışlarımızı doğrulatma çabası içerisindeyiz. Böylece algıladığımızın aksine bir ifade ile  karşılaştığımızda da olmak istediğimizden farklı durumlarda bulunma psikolojisinde mutsuzluk  duygusunu hissetmekte ve hissettirmekteyiz.
"Adam etme" tutkusu: Kendisini çok mükemmel gördüğü için hayatını çevresindekileri "adam etmeye" adayanlar, diğer insanların kişiliklerini, özlem ve istemlerini yok sayar.Kendi mükemmel bildiği sıfatlarının içinde kemalsizliğe doğru yol alır…
Atalet: Bazılarının hiç fikri yoktur ve bir şey yapma ideali de.Bir de William Glasser'ın tanımladığı "aşırı rasyonalizasyon" rahatsızlığına yakınanlar toplumdaki aksaklıklar üzerine sürekli konuşur, fikir yürütür, fırsat bulduğunda tartışır. Ancak iş eyleme, bir şeyler yapmaya geldiğinde frene basar.
Bağımlılık sendromu: Başarısı ve gelişimi için hep başkasının desteğini arama rahatsızlığı. Kendi potansiyelini geliştirmekten ve var gücüyle çalışmaktan kaçan bu kişi, işler kötü gittiğinde ve başarısız olduğunda başkalarını suçlar.
Komplo teorileri: Sadece ve sürekli olumsuz teşhislerde bulunurlar. Kişiliğindeki yanlışlıkları, başka yerlere ve kimselere yansıtırlar, neredeyse her olayı bir komplo, entrika ve kumpas çerçevesinde açıklarlar.
Sınır kişilik rahatsızlığı: İngilizcede "borderline" denen bu rahatsızlık son zamanlarda moda oldu. Özellikle hayata atılmak üzere olan gençleri etkisi altına alır. Bu rahatsızlık, aktif istikrarsızlık, dengesizlik, çevredeki olay ve insanlara aşırı duyarlılık, kendine güvensizlik, kronik bir "boşluk duygusu" ve bir uçtan diğer uca savrulma gibi belirtilerle kendini gösterir.
Sosyal mazohizm: Bu olguyu ünlü beyin cerrahı Gazi Yaşargil şöyle anlatıyor: " Bazı hastalar vardır, daima kendisine vurur. Bakın dersiniz, gençsiniz, güzelsiniz, zekisiniz, her şeyiniz yerinde. Neden kendinizi yıpratıyorsunuz. Ama elinde değil...”."
Mazeret kültürü: Kendi eylemsizliğini haklı göstermek isteyen kişiler, hep başkalarının hata ve eksikliklerini sayıp döker ki kendisi ne yaparsa yapsın zaten düzen böyle ve onun da düzenin gereği bir parça olduğu fikrini sindirebilsin.
İşte belki uzağında, belki yamacındayız  bunların ama farkındayız ki; hepsinin çıkış noktası bakış açısı, varış noktası mutsuzluk.Farkında olduğumuz bu gerçeklerin hayatımıza sinmesine ve  ulvi duygularımızı sindirmesine izin vermemeliyiz.Dahil olduğumuz alan ve durum bir toplumu yönlendirmeye yetecek kadar kavi.Bu kuvveti kullanmak ise sadece bir tanımıza  bakıyor.Karar vermeliyiz biz kendimizi nasıl tanımlıyoruz “Gülümser Misin Kötümser Misin?”


                                                           HİLAL   ÇORBACIOĞLU

BASTONLU KALPLER, SARMAŞIK RUHLAR

Hissiyat, muhabbet, dostluğun, kardeşliğin bünyemize nüfus ettiğinde başlıyor bağlayan ‘bağ’lar. Duyguların duyarlı hale gelmesi ve duyarlıklarını koruyabilmesiyse ancak hâlis ubûdiyeti yaşayan rakik bir kalble mümkün oluyor. His pencereleri açık kalbe ilham ve bağlılık rahmeti yağdırıyor ince ince…
İnsan fıtraten alakadar zerreden şemse kadar her nev’le. Bağlılık kaçınılmaz ihtiyaç. Bize bağların hakiki ve sağlamını bırakan efendimize asırlardır en âli bağlar yücelmekte.
20. yüzyılın: kalplerin esaret altına alındığı, ruhu çekilen beyanların ve insanların ziyadeleştiği, manası öldürülen lafızların el üstünde tutulduğu, gayelerin unutulduğu, sözlerle özlerin başkalaştığı, kalpsiz akılcılıkta ‘akılsız duygusallığın’ arasında gelgitlerin yaşandığı, bu kadar dramatik bir tablonun çizildiği durumun neticesinde özlerden başlayan köklü ve umumi arızanın yegâne sebebi; bağ eksikliğidir.
Değerle, hislerle, kalplerle, manevi iklimlerle kurulan bağların eksilmesi yada yitirilmesi sebebiyledir. Aynı evin içerisinde ayrı âlemlerde gezinmekten daha büyük bir yara mı olabilir? Yakınlar arasındaki muhabbet bağının koparılması dinimizce büyük günahlar arasında zikredilir. Nitekim insanın ailesini dışındaki ilişkileri, yakınlarıyla olan ilişkileriyle şekillenir. Toplumda sevgi ve dayanışma bağlarının değerlerinin çözülmesi ailedeki çözülmeden kaynaklanır. Öyle bir illet ki, kangren gibi küçük bir parçadan başlıyor küle yayılıyor. Kessen olmuyor, kesmesen gidiyor. 
Kuran-ı Kerim’de ‘Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya… Himayeniz olanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisa, 36) Bu sevginin kuvvetlenmesine, vazifenin yerine getirilmesine götürene en selim yol; ziyarettir. Ya madden ya manen…
Bize ihtiyacı olan, yolumuzu gözleyen anne-babalara, akrabalara cevap vermektir. Maddeleşen atmosferde, buzdan cenazelere dönüşen hissiz bedenler nezaretinde ve gönüllerinde, şehirlerle uyum sağlayarak kentleşmeye başladığı şu demde en büyük sıkıntı ve tehlike yalnızlaşmaktır. Kronik bir rahatsızlık olarak tezayüd ederken dostlarımızın, evlatlarımızın, akrabalarımızın istediği bir nebze olsun, dertlerini paylaşacak birilerinin yanlarında olduğunu bilmektir. Zayıflayan değerlerin aksine bu samimiyet ne kadar sıkı tutulur, bu dini şeair sukut ettirilmezse ilişkilerimiz umarsız ve duyarsız olmaktan çıkacaktır. Kendimizin dışındaki insanları, en yakınlarımızı umursamak olduğumuz hakikati maalesef acıtan gerçeğimiz. Huzuru, sevinci, üzüntüyü, varlığı; yokluğu bireysel olarak yaşamaya hızla ilerliyoruz. Oysa paylaşım ve paylaşıldıkça artan anlamlar fıtratımıza, ihtiyacımıza uzak değil. Kaybolma noktasına gelen akraba ilişkilerini bu derece zayıflatan mantıklı (!) hakikatimiz ne olsa gerek. Oysa dinimiz, bir taraftan akraba ilişkilerimizi mümkün mertebe kuvvetlendirmemizi, onlardan muhtaç konumda olanları koruyup kollamamızı emrederken, diğer taraftan da yakınlarla ilişkilerimizi koparmamızı yasaklıyor.
Sıla-i rahim, efendimizin ilk tebliğleri arasındadır. “Kim rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.” (Buhari Edeb 12) yine efendimiz, “Akrabadan gelen iyiliğe misliyle karşılık veren kimse tam manasıyla akrabasına sıla etmiş değildir. Gerçek sıla, kendisiyle ilgiyi kesenleri görüp gözetmektir. “(Buhârî, Edep, 15) Rızkında genişlik, ömründe uzunluk isteyen, adım unutulmasın diyen sıla-i rahim yapsın!" (Buhâri, Büyû, 13, Edeb, 12;buyurmuşlar.
Çoğu kez üst kattaki komşusundan alt kattakinin habersiz yaşadığı, aileler, akrabalar arasındaki irtibat ve ilişkilerin zayıfladığı, babasını yada annesini bu dünyadan kaybetmeden yetim bırakılan çocukların arttığı ve yine çocuklarını bedenen yitirmeden manen yitiren huzur evi sakinlerinin ziyadeleştiği, nesiller arasında kalın duvarların örüldüğü bu günlerde yani en hatırlanmaz anlarda hatırımızı hatırda tutarak, sadık bir sevginin vazgeçilmez şiarı olarak herkesin hızla yürüdüğü bu yanlış yolun, aksine adım atmalı, sevdiklerimizin, akrabalarımızın daha çok yakınında olmalı değil miyiz?    
                                                                                  Hilal ÇORBACIOĞLU

FISILTI

Hatırlıyor musunuz saat kaçtı?
Üçü beş geçe mi?
2’ye beş kala mı?
10’a 10 varken mi?
Günlerden neydi
Pazartesi mi Salı mı, Cumartesi mi
Kaç yaşındaydın?
1 yaşında mıydın henüz yeni yeni hayata adım başladığın demlerde?
Yoksa 5 yaşında mı?
Yoksa daha da mı küçük?
Peki sebep neydi?
Düştün mü? Düşürüldün mü?
Ne yaptın?
Ağladın mı? Sığındın mı? Kaçtın mı?
En çok neren acımıştı?
Dizin mi kalbin mi?
Nasıl dinmişti sızın?
En sevdiğinin sevgisini hissedince mi?
Oyun arkadaşının yaralandığını da görünce mi?
Öyle yapılırdı değil mi? Yoksa hâlâ öyle mi?
Yani sen, ben, biz çok küçükken düşüp yaralandığımızda, ilk acımızın şahidi  arkadaşımıza gösterirdik yara aldığımız  yeri. Ve sonra onun şu hali  “üzülme bak ben de  düştüm benimki de  yara oldu” ifadesi  ardından da  onun yaralanan dizi… Veya en sevdiğimizin öpücüğüyle sızımız dinerdi.
Peki ya şimdi?
 
Çocukken diz yaralarımıza ağlardık
Şimdi ise yaralarımız derinleşti kalbimize sirayet etti...
Bazen kırılan oyuncaklarımızın ardından gözyaşı dökerdik
Şimdi ise kırılan umutlarımızın, hayal kırıklıklarımızın ve biriktirdiğimiz keşkelerin....  Fakat aynı kalan şeyler de yok değil herhalde
 
O zaman da kendi hatamızla düştüğümüzde canımızın yanması kalbimizin belli kısmını yakardı o sızı başkaydı. Şimdi  de  kendi hatamızla yanlışlıklar  yaptığımızda, bile bile düştüğümüzde  kalbimizin belli kısmı yaralı.
O zaman biri bizi  bile bile hırsla hiddetle düşürdüğünde  de  kalbimizin belli kısmı  yaralanırdı şimdi de  öyle. Birisi belki bazen en yakınımızdaki, en güvendiğimiz bazen en uzağımızda ama ilgili bulunduğumuz kişi bizi düşürdüğünde bile bile hiddetle kalbimizin aynı yeri dertli.
İkilemde  kalırız çocuk kalmak mı, adam olmak mı? Bir yanımız Cahit Sıtkı Tarancı’nın belirttiği gibi sızlar;
“Keşke hiç büyümeseydim
O sokakta öylece kalsaydım
Elimde topacım
Aklımda  yeni oyunlar” ….
Diğer yanımız ise  Ataol Behramoğlu gibi “Yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var”ı fısıldar… Acılar bazen insan kılar, yaralarımız kapanmaz. Yeniliriz, sürünürüz hiç ummadığımız anda  zavallılığımız omuzumuza öyle biner  ki kendimiz karşısında  acımız karşısında  fakriyet ve acziyette dipte hissederiz. İnsan olduğumuzu fark ederiz.
Samuel Beckett; “hep yenildin, hep yenildin, olsun gene dene, gene yenil, daha iyi yenil” der. Şuurlu insan bazen yenilgiyi ve o aczi bir hediye bilip kalabalıklara karşı fakriyetle dik durmanın o enteresan onuruna haiz. Hesabı yapılmış adımlarla yürümeye cesaret edebilecek bir gayeye dayanmak insanın düşmekten korkmamasını, büyümekten sakınmamasını sağlayan en ulvi duygu. Bir ümmet hassasiyetiyle can yandıkça sabrı  katık yapıp öpmeden biri yaralarını  daha sağlam atmalıdır insan  adımlarını… Sonsuzluğun kapısında oturup; yağmurların büyüttüğü bir yüreğin nabzında ağlamanın gizine ermektir insan olmanın “adam” olmanın sırrı…
Hakikaten mümkünse hala çocuk kalmayalım ve kalplerimiz yerine dizlerimiz kanamasın. Kalplerimiz kanasın kanasın ki kalbimiz ve gayemiz olduğu hatırımızdan çıkmasın…

21 Şubat 2011 Pazartesi


Allah'ım bana kaldırımların kalbinden tak; yürüsünler gitsinler sesim çıkmasın.
~ İbrahim Tenekeci

"...Biliyorum bütün sözler yavan, 
bütün sözcüklerin içi boşaltılmış,
bütün anlamlar kullanılmış, 

bütün anlar uçucu; 
kelimeye dökülen her duygu, 
kendiliğinden soğuk bir klişe oluveriyor;
hiç bir sözcük duygularıma da yüreğime de yetmiyor."

Ayaklarım hiç yere basmasaydı, bastığım her adım kadar acım olmazdı…

Çocuksu yüreğime oturan mutluluk balonları sadece bana dair uçardı..
"SİZİN ORADAKİ İNSANLAR, DEDİ KÜÇÜK PRENS,BİR BAHÇENİN İÇİNDE BİNLERCE GÜL YETİŞTİRİYORLAR AMA YİNEDE ARADIKLARINI BULAMIYORLAR.ASLINDA ARADIKLARI TEK BİR GÜLDE YADA BİR DAMLA SUDA BULUNABİLİR.FAKAT KÖRDÜR GÖZLERİ,İNSAN ANCAK YÜREĞİYLE BAKTIĞINDA GERÇEĞİ GÖREBİLİR...."

"YA KALKIN BEYLER
KAVGALAR KUŞANIN 
-ÇOCUKLAR ÖLMESİN
YA DA SUSUN
SAKLAYIN KORKULARI
ÇOCUKLAR GÖRMESİN!"

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan... 

Yollarla barışmalı... 

Yalnızlığa alışmalı.
"Seni sevdiğimi anladığım günden beri
Yüzler değişti dostlar değişti
Yorgun sokaklar bile karşı çıktılar
Adresler değişti evler değişti
Seni sevdiğimi anladığım günden beri
Gökyüzü değişti gece değişti
Çocuklar bile bana çiçek diye baktıla
r"

Kör Olma Gördüğüne Kör Olma Körlüğüne

Görmek ve gördüğünü bilmek mi daha müferrah eder kalbi yoksa gördüğünü zannetmek mi?
Sadece bakmak ve görmek arasındaki derin uçurum farkındalığını farkettirmez insana.
Gaflet; Bazen körlüğünün haberinden yoksun olmak, bazen gördüğüne kör kılmak kalbi,
ve dahi bazı da körlüğüne bile kör kalıp bakışını derinleştirmek, görüşünü zenginleştirmek için çaba sarf eylememektir...
Bir şair zikreder der ki görüşümüzü gösterircesine;
‘‘Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur.
Bir bakış bazen şifa bazen zehirli oktur.’’
Bin tane ifade bir bakışla tefessüh ederken ya gönlü müferrah kılar yada gama boğar...
Hakiki görüş; Bakışın gördüğüne hakikat giydirmesi Hak’kın haklını gözleriyle göstermesi...
Görmekle bakmak arasındaki o ince çizgi yani;
Bizi nehiyden nehyeden, güzelle çirkin arasında, kısa ile uzun arasında, iman ile küfür arasında, cennet ile cehennem arasında gaibane bir derinlikte ‘sır’ eylenmiştir.
Hakikatten yoksun olan insan kadar bahtsızı ‘var’ mıdır... Boşluğa gözlerine garaib derecesinde dikip boşluğu izlemekten daha tuhaf bir hal... Veya Hak’tan mahrum kalan kadar yalnızı... Yok olmak yada var kılınmak bir bakışta da saklanabilmiştir. Varlık, nazar eylediklerinde nazarını sabit kılanı izlemek yokluk ise nazarını çevirenin bilgisinden habersizce varlığının bile anlamını bilememek... Yok saymak Seni var edeni... Yok bilmek sana varlık giydireni... Ve yok saydığın için tefekkür sayhalarında sadalardan mahrum etmek aklı, ruhu ve kalbi... Yokluk çukurlarına itmektir kendini... Ve kendi sessizliğini sessizce, ‘var’ kılınanlardan habersizce dinlemek... Zengin ve umumi bir ikramdan kendi kendini ‘yoksun kılmak’ yani varlığını ‘yok’ kılmak değil midir?
Hakiki görmenin sırrı, Hakikati görmekten geçer...
Hakkı göremeyene ‘kör’ der ‘gör’meyi bilenler...
Zahiren gözü kapanan gönüller gözünün açık olduğunu sananlardan ziyade görebilirler...
Görmek için yetmez insanoğluna iki kapakçık
Körlük öze inice göz körlüğe yetmez
Körlüğün özüne inene ise göz yetmez...
Hakiki görmeyi bilen ise göz ile iktifa etmez...
Mevlana Celaleddin Rumi bakalım ne diyor görmeyi nasıl biliyor...
‘‘İki parmağının ucunu iki gözüne koy
Bir şey görebilir misin dünyadan...
Görememek ayıbı, gösterememek kusuru uğursuz nefsin parmağına ait işte...
Parmağını gözünden kaldır ilkin, sonra gör dilediğini böyle...
Göz ise ancak Sevgiliyi görene denir...’’
‘Göz ise ancak sevgiliyi görene denir.’
Ne güzel söyletmiş Hakkı bilen gözlere görmeyi....
Sevgiliyi görmek, perdeyi indirmek, pervazı sıyırıp temaşa eylemek
Ve gözdeki ‘yük’ü kaldırıp gönlü agah eylemek...
Zulmü ve karanlığı nura çevirirken
Kendinden öte yolculukta ‘öte’leri izlemek...
Bir çiçeğin nazenin yaprağından Şems-i Ezeliyi seyretmek
Ve bu seyirle tefekkür bahçesinde sevap defterini ciltlemek..
Yüreğimizin içine her neyi yerleştirdiysek
Onu buluruz baktığımız her ‘şey’de
Hakkı bilen gözlere, hakikatli görene göre ise
Herşey O’nun şe’nindedir ve her ‘şey O’nun izninde
Görmek işte budur bakışını çevirdiğinde O’nun izini bilmek her yerde her şekilde...


KABURGAMDAKİ KARINCALANMA

“AİLE MEDENİYET HAKİKATİ” 

Bir parçanız eksiktir bizamana kadar…
Bazen gergefinize,bazen düşlerinize yansır o parçanız…
Sızlar durur bir yanınız  tamamlanana dek…
İlk  Hz. Adem’in sancısıydı…
Kadının zuhuruyla cennette dindi bu sızı.Zahiren “bir kaza” gibi gözüken izdivaçla müesseseleşip latif bir vaziyette dünyaya indirilmiştir.Her evlilik bu hikayenin nakaratıdır,tekrarıdır. “Medeni hali=Bekar” yazan erkek ve kadın yarımdır.Yarım  olmak olmamaktır.İki yoktan bir var  ancak aile  mümkün olur.Bu müesses müessese yeryüzünden  asli vatanımıza kazasız belasız sağsalim gerçekleştirebilmenin yoludur.
Çağımızda meşru  muhabbetin  alanı oldukça  daraltılmış, “muhabbet” kavramının içi boşaltılmış ve toplumun şirazesi kendine sahip çıkamayacak derekede dağılmış olabilir;ama inanan insan için  hayat arkadaşı,ilahi bir hediyedir.Evlilik bir insanı nesep itibariyle  bir aileye bağlayarak  “sahih” ve “hususi”leştirir.Çünkü nikah Hz.Adem’in  ve eşinin  tevbesinin tasdikidir.Aileler, tevbe üzerine kurulmuştur.İki yok var var edilerek müessese hususileştirilmiştir.Dolayısıyla medeniyetimiz  “aile”mizin temeli  “günaha” değil “tevbeye” dayanır.

“HELAL DAİRESİ KEYFE KAFİDİR”
Nazarları,hevesleri,sevgileri,hırsları  bilumum  insani duyguları kendine  bağlayıp kapkaranlık bir yolda heder eden çağımız anlayışında bir müminin  tavrı saadet-i  dareyni  gözeterek selamettedir.Makul ölçüler içerisinde  seçim yaptıktan sonra kısmete  rıza  gösterir.Mü’min tavrı;edep,sabır,kanaat ve takva  üzerine  kurulmuştur.Bu tavır dünyada kendi nasibine şükretmek ve sırat-ı müstakim  üzere iktifa etmek ile anlam kazanır.
Asrımızda insan  nefsini daha da arsızlaştırmak için bir  yarısı vaki olsa da mü’min sırat-ı müstakim üzere yol aldığından “emin” dir.Günümüzün en büyük  tehlikelerinden birisi de kalpsizliği ve kalbiliği reddeden bir tavrın olmasıdır.Mü’min ise bu deveranın karşısında  kendi sınırları çerçevesinde  gördüklerini,özümsediklerini  kalp hayatına  kalbetme çabasındadır.Mü’minin hayatı ise  öze  dönüktür. “Dışta” olarak addedilen  vurgulanan her şeyi “öz” deki yapılanışa  katkı sağlamak üzere kurgular mümin.Çünkü bu dünya hiçbir şeyiyle  sönmeden ebeden devam eden bir alem değildir.Dolayısıyla  insan bir güzelliğe takıldıysa o güzelliğin şeklini değiştirip “mutlak güzellik” e  terennüm penceresi açmalıdır.Bu dünyanın her şeyi  menbaına döndürülmek üzere  sevk edilmiş  olmalıdır.Zira bu dünyadaki  yol arkadaşlığı ,maddi tarafıyla  sürekli bir şekilde cıvıl cıvıllığını  yada cicim aylığını korumadığına göre  ruh tarafıyla geçiciliğin  perdesini yırtıp  ebediyen   bir refika-i hayat  merhalesine  tekaddüm edecek  sefere dönüşmelidir.Nitekim yüz yılda  yaşasa  gideceği kapkaranlık bir çukur değil mi
            Elbette  makul sınırlar içerisinde  kalarak kalbini ve ruhunu beslemesi ve kalbinden ruhundan beslenmesi nitelikli bir terennüm  sunuyor kendisine.Ayrıca  dışı bal içi zehir  her şerden içtinap etmesi  karşılığında  O’na  sonsuz bir rahmet sunulmuştur.Nitekim  “helal dairesi keyfe kafidir”.

YAZI,KADER  VE  KARNCALANMA

Ne yani der  ehli dalalet, kadının hayat sebebi erkeğin kaburgasındaki karıncalanmayı  dindirmek mi? Diye itiraz eder.Elbette sebeb-i hayatımız  tel değil,başta başı  “ kulluk “olmak üzere hayatın cilvelerinin  bağlandığı  esbab zinciridir.Ve kadının sebeb-i hayatının mühim bir cüz’ü de erkeğin kaburgasındaki karıncalanmayı  izale etmektir.Bu ontolojik bir gerçekliktir.Bu hakikate binaen kadın erkeği erkek kadını tamamlamaktadır.Manevi ve ruhi olarak da bu tamamlamanın en önemli kısmına kalbi yerleştirmek lazım.Ailede  baş köşede aşk oturmalı.Şeytan olacak mendebur  nitekim  en çok  muhabbetten yılar,pes eder.Muhabbetin  olduğu yere giremez.Sevgi  nağmeleri kılıksıza kamçı yerine geçer.Elbette malumumuz bu zavallının evveliyatı melektir mazisine  hürmeten arada bir ağız dalaşı  olmalı ki  azabı hafiflesin.Fakat bunu dozajı öyle ayarlanmalı ki şeytan  muradına ermeden  çekişme  şakaya  şaka da  aşka inkılap etmeli.Bu tablonun içerisi,nde yer almak  üzere sırtını pencereden  sızan  gün ışığına verip binbir renk ve endişe içerisinde “nasiplisini “  bekler genç kızlar.

NİKAH KERAMETİ

Aile,bazı globalleşen dünya ülkelerinde tarihin  tozlu sayfalarına girme tehlikesi yaşamaktadır.Ve ince taktiklerle  ülkemize,ailemize de  saldırılmaktadır.Toplumun büyük çoğunluğunun medyayla yaşadığı malumunuz.
Ergenlik  döneminde  flörtün  “normal” karşılanması,cinselliğin ön plana çıkarılması,duyguların  törpülenmesi;
Eş tercihinde  değerlerin  değişmesi;
Nişanlılıkta  kadın ve erkeğin  rol karmaşası  (Çiftlerin birbirlerine   teslimiyetten uzaklaşması, ilişkilerin bireysel mutluluk ve menfaate dayanması);
Evlilikte aldatmanın meşrulaştırılması ve şaka diye kullandığımız gayet letafetsiz cümlelere bile bu olayın   sığıştırılması,şipşak boşanmaların ziyadeleşmesiyle sinsice  ve gizlice  “Hak katındaki en önemli hakikatin  ailenin “ sömürülmesi,dejenere edilmesi söz konusu.”Aydın sıfatıyla  çalışan  ajan kurum  ve kuruluşlarca  her mahfilde “aile”  hedef addedilip,ince taktiklerle saldırılmaktadır. “Aile müslümanın  tahassüngahı”  sırrınca (Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle)   her akıl  sahibi erkek ve bayanın iffetinin  en büyük hazine,edebin en   şerefkar  duygu ve ailenin izzet ve  bekası için  en iyi sığıngah olduğunu idrak etmesi ve ona göre davranması gerekir.Devlet ve gerekli kurumlar “aileleşme” konusunda imkanlar  oluşturma “aile”ler sıhhatini bozmamalı,  yuva kurmayı  kolaylaştırmak  adına çalışmalar yapılmalı vakıflar kurulmalıdır.Kurulu aileleri eğitmek adına yapılan  Ana-baba okulları Evlilik Öncesiyle ilgili genişletilerek STK’ların desteğiyle planlanmalıdır.Medeniyetin  “mim”siz “deniyyet” olarak toplumda temellendirilmemesi için  medeni,evlilikler  kurulmalıdır.Her şer  çekirdekten  izale edilebilir.
            O halde  çekirdekler yetiştirmek için ve çekirdek olabilmek adına tek bir söz  söylenecektir.Aile en güvenilir kurumdur  ve güven en rahatlatan duygudur.Sevginin ruha hitap etmesiyle oluşan “aile” müessesesinde gönlümüzün inşasını sağlıklı kurabilmek dileğiyle..

Hayat oyunu vizyonda



Oyunun adı hayat…
Başrol oyuncular sen, ben, biz ve bütün kâinat…
Yardımcı oyuncular varlıklara giydirilen hissiyatlar…
Senaryo hayatta olan “hayat” sahibi canlıların sırat-ı müstakim üzere yaşayabilmesi…
Öyle enteresan bir yerdeyiz ki, yolumuzun sonu da başı da hayat…
Ölüm öldürülmese de yokluğa terk etmiyor yerini… İnsan yaşayabilmek adına büküldükçe bükülüyor bazen. Çoğu zaman bu oyunda yer almanın umudunu taşıyorum sırtımda… Bazı zamanlarda ise dönüp yüzümü göğe haykırasım geliyor “emanet çok büyük” diye...
Bu emanetlere rağmen; yaş(ayam)ıyoruz(!) bazen. Şehirde yaşamak, bazen hayatta olduğunu “hayat” sahibi olduğunu unutturuyor gönlümüze, aldanıyoruz nefsimize… Özellikle son zamanlarda günün sonu hep yorgun geliyor şehirde… Ayaklarımı kanepenin kenarına dayadığımda gözlerim beyaz tavanın tek noktası etrafında dönüp duruyor sinsice... Gözden geçiyorum gün içinde içimden geçenleri… Ucu kırılmış bir kalem, kurumuş bir nehir gibi bazen her şey. Artılar, eksiler, çapraz, geometrik… Bazen her şey yuvarlak, sağlamasız hesaplar… Hesabı verilecek ne çok şey var hesap defterimde ve ne kadar az hesaba dahil olacak olan… Düşündüğümde geride kalanları, ardıma sakladıklarımı ve hesabını yapıyorum hesapsızca harcadığım zamanın…
Bazen kalakalıyorum elimde kalanlar karşısında. Noktalar, ünlemler yeri geliyor yoruyor insanı. Hiç yoktan hatta olmadık takıntılarımız oluyor. Çelişkiler taşıyoruz karıncalanıyor yüreğimiz. Uzağa en uzağa ihtiyacımız olduğunu hissediyoruz. Bazen en yakınımızdaki, anlayamıyor bizi. Ya da en uzak addettiklerimiz sarıyor yaralarımızı. Bazen birinin bir cümlesine saplanıyoruz, bazen hiçbir cümle isteye isteye etkileyemiyor bizi. Bazen de anlat ha anlat, gene de anlaşılmıyorsun…
Bazen gecenin en sessiz anında göğe bir merdiven dayayıp çıkmak geçiyor içimden yukarılara. Hayatımın krokisini çıkarmak. İnişler, çıkışlar, arka sokaklar, çıkmazlar… Özellikle kendime yabancı olduğumu hissettiğim anlarda izlemek istiyorum kendimi… Saklambaç oynuyor insan kendiyle köşeleri ardına saklıyor “ene” sini, bulup çıkaramıyor çıkarı işletemiyor… Hepimiz bazen en var halimizle yok olmanın telaşına düşüyoruz. İhsanı bol olana sevdalıyken insana dair arzular biriktiriyoruz. Hâlbuki güneş her gün batıyor, pazardaki meyveler akşama satılıyor, sular akıyor, saat tik tak’larını sürdürüyor, buzdolabı gürültüyle çalışmaya devam ediyor, akşam oluyor, sabah oluyor, ağaçlar bir yapraklanıyor bir çiçekleniyor… Hiçbir şey kalakalmıyor, duruvermiyor. Sürükleniyor her şey insanla birlikte… Hayal meyal bir hayat, hayal meyal yaşanmışlar… Sen, ben, tüm oyuncular hayal meyal, yokmuşuz gibi, (yoksun)uz gibi… Renkler yorgun, gözler yorgun, eller yorgun…
Peki, elde var ne?
Kalan!
Üç nokta ve bir yığın soru işareti…


TÜM KÖTÜLÜKLERE PIŞIKKK

Kuş sesleri duyulmaz oldu. Şimdi sadece anasını yada babasını kardeşini yitiren çocukların ağlamaları duyulabiliyor.
Bizler bir ülkesi ve umudu olmayan çocuklarız’’

Ahmet, 14

Adı Ahmet,Hasan,Ayşe,Ömer yada vesaire….

Yaşı 3,5,7,9,18 yada vesaire…

İki damla gözyaşı soğumuş gözlerinde

Kulakları duymaktan yorulmuş gerçekleri…

Yüreğindeki son umudu,avucundaki taşa gizlemiş….

Ve zaman geçerken…

… Günahlarımız, hatalarımız küçücük bedenlerin cesetleri üzerinde…

Yapamadıklarımızın bedeli mi ödeniyor bugün Irak’ta, Filistin’de yahut İstanbul’da üniversite kapılarında… Aylardır, asırlardır karmakarışık inciten bir hüzün yaşanıyor sokaklarda. Yakınlarda bir yerlerde analar, çocuklar,masum insanlar ölüyor, öldürülüyor! Ayak seslerini işitebileceğimiz kadar yakınımızda… Ve ayak sesleri can alıyor, eller arasında canlar veriliyor.Canını veremeyenler can vermek için hergün can çekişiyor.

Açlık, susuzluk, tahribat, bomba, mitralyöz, infilak, ateş ve karanlık….

Yer: IRAK, FİLİSTİN, ORTA DOĞU, İNSANLIK VE vesaire….

Tarih: BUGÜN

Birileri hesap vermeden, pervasızca insan vuruyor … Dolaylı yoldan bile suçlanamayan çocuklar ellerindeki taş parçalarıyla boyunlarını büküyor.

Bir tarafta özel mamalarla beslenen özel veterineri bulunan sosyete köpekleri bulunurken, diğer tarafta özel gıdayı bırakın açlıktan ve susuzluktan ölümle yüzyüze gelen, sabah-akşam barut kokusuyla karnını doyuran çocuklardan bîhaber yaşıyor… Birileri insanlığı vuruyor.

Ayıplarımız, cesetlerin üzerlerindeyse hatalarımız…

Halbuki biz hep haklıydık, üstümüze düşeni yapardık, güçlüydük, hiç zulme karşı susmadık(!). Dünyanın her kıyısında, köşesinde, hatta Amerika’da ve İsrail’de bile ‘şimdi barış’ isteyen milyonlarca insanla beraber tarih sahnesine ‘özne ‘ olarak çıkabilmenin umudunu yitirmemiştik… Küçük dünyasının umrunda mı sanki gözü dönmüş muktedirlerin çıkarları, yahut sahip oldukları güce köle olan diktatörlerin gelecekleri…

Irak’ı belirsiz karanlığa sürükleyen , şarapneller gibi gaflet mi örttü yüreklerimizi!

Biz Irak halkını, Filistin’li çocukları sadece seviyoruz…

Bizim olan halkı..

Elleri semaya her sabah ezanla açılan minik avuçları…

Ellerine bütün inançlarını sığdırarak yürekleriyle, küçücük tanklara savurdukları anlamı…İri ve kara gözlü, çocukları…

Biz seviyoruz Kudüs’ü, Bağdat’ı. Aylardır süren bombardımana, zulme rağmen ayakta kalan ve kalbi hala atan o şehrin çocuklarını…Sadece seviyoruz!...

Uslu çocuklar gibi ekran karşısında yerimizi aldırıyor birileri ve takip ediyoruz dakika dakika değişen görüntüler eşliğinde haber stüdyolarına akan bilgileri. ‘Strateji uzmanları, haritalar üzerinde işgal harekatının safhalarını açıklıyor.’Biz sadece seviyoruz ve izliyoruz öldürülen insanlarımızı öldürerek insanlığımızı!.

….Ve saatler sonra … Birileri gıdıklansın diye Bağdat’a, Kudüs’e ve çocukların yüreklerine bombalar düşüyor. Kötülük çok daha karmaşık, açığa çıkarılması çok daha zor bir biçimde dalga dalga hayatlarımıza yayılıyor. Ve aslında bombalar ‘sadece seven’ bizlerin içine düşüyor. Dalga dalga içimizi sarıyor.

Biz insanların dünyası ‘beşerin bulaşık eliyle’ kine, nefrete bulanıyor. ‘‘Kuddüs’’ ve ‘‘Rahman’’ ismine ayine olan kalp sayemizde perde oluveriyor.
Dayanışma mitingleri…

Kuru hükümet açıklamaları..

Silah kuşanıp gitmek bile o memlekete…

İnsanlık adına minik avuçlar için çok az şey yapılıyor.

Bu sorular dolanırken beynin kıyısında ‘risale’ seyrini değiştiriyor seyahatin… Yeni bir umut ve bakış kazandırıyor imanın verdiği teselliyle… Savaş sadece Filistin’de, Irak’ta yaşanmıyor. O sokaklarda yaşanan apaçık savaş İstanbul’da senin yaşadığın sokakta da yaşanıyor. Gizli bir savaş…. Aklı esir eden, kalbi boğan, kulaklarını füze sesleriyle boğup, kötülük kokusuyla kokusunu gizleyen bir savaş... ‘Bir batman hazır lezzeti’ binler müreccah lezzete değiştiren bir savaş..

Bediüzzaman hazretleri şöyle der: ‘‘Musibet-i amme ekseriyetin hatasına terettüb eder.’’

24 saatten yalnıza bir saatini namaz için istedi Rabbimiz.Tembellik ettik de Birinci dünya savaşında senelerce 24 saat talim ile bir nevi namaz kıldırmadı mı? Senede 1 ay oruç istedi, acıdık nefsimize, kıyamadık bünyemize de 4 gün o harpte açlık ile bir nevi oruç tutturmadı mı? Malın kırkta birini zekat içi istedi de vermeyince biriken zekatı o harple almadı mı? ‘‘Bugün de Rabbi bir, Mabudu bir, Rezzak’ı bir iken milliyetçiliğin getirdiği ruh haliyle parçalanan İslam dünyası ceza olarak bu tokadı milliyetçi hareketlerden yer.’’ Batı yanıbaşımızda İslam beldesi istemezken bizler aramızdaki o derin uçurumu doldurmaya uğraşmadık mı?

Ve zaman geçiyor…

İçimize bombalar düşüyor…

Gözlerim minik avuçlardaki taşlara takılıyor ve umuda…

Bir kurşunda ben sıkıyorum, bir taş da ben atıyorum nefsimin suratına…

Ve haydi ‘BİSMİLLAH’….

‘Çok şükür ki umut, bombalardan çok daha güçlü’