Okuyoruz kitapları, insanları ve hayatı da. Kendinizi hiç satırlar arasında kaybetmişken çatlak bir sesle satırların çoook uzağına düşmüş buldunuz mu? Ve geri dönme çabasında bir türlü aynı duyguyu,aynı satırların içine düşmüşlüğü bulamadığınız oldu mu?.Ne hissettiniz peki; korku, öfke,sabır, “la havle” ,”cık cık diye homurtu”,perişaniyet,belki iki damla gözyaşı, satırların üzerine yığılıp kalma durumu yahut kitabınıza sıkı sıkıya yapışık bırakmama iştiyakı vs…? Hangi duygu size daha yakın geldi veya gelirdi yaşamadıysanız bile.Bir mırıltı işitebilirsiniz yazılanların sonunda ve başında “Takatim yok halimi takrire.” Düşünsenize okuduğunuz kitapla ilgili benzetmenin dışına çıkıp şimdi.
Bir gün her sabah gelebilir halde olduğunuz kapıdan giremiyorsunuz.Burnunuzun dibinde size hep sevimli bakan güleryüzlü güvenlik görevlisini ilk defa böyle bakarken görüyorsunuz.Kapıları sonuna kadar açık fakülte kapılarını kitlenmiş buluyorsunuz.Her gün gidip oturabildiğiniz simit ve çay keyfi yaptığınız kampüz cafesinin bile kapısında kocaman kilitler var.Şaşırıyorsunuz önce durumu anlamak için zorluyorsunuz beyninizi.İşte tam kitap okuması bölünen bir gencin o mırıldandığı tepkiler geçiyor film şeridi gibi kalbinizin üzerinden….Birileri sizin adınıza kararlar vermiş ve kıyafetinizden dolayı önce beyninizi,sonra yüreğinizi okumuşlar,hüküm sahibi olmuşlar ve en son isminizin üzerine kocaman siyah bir çizgi çekmişler. Halbuki hiçbir siyasi eyleme katılmadınız şimdiye dek.Herkes gibiydiniz; arasıra dünyası size çok uzak olan bununla birlikte çok iyi anlaştığınız arkadaşlarınızla cafede simit çay keyfi yapıyordunuz,kütüphaneye gidip kalem kağıtla haşır neşir oluyordunuz,ara sıra gitarınızın tellerinde kayboluyordunuz,felsefe yapıyordunuz,fotoğraf çekiyor,yazı yazıyordunuz,staj için gittiğiniz özel eğitim merkezlerindeki zor durumda olan insanlara kayıtsız şartsız yardım ediyor ve bundan mutlu oluyordunuz arasıra bisiklete biniyor,kampüsün içerisinde yürüyüş yapıyor bazen de arkadaşlarınızla top oynuyordunuz.Birden birisi sizi bulunduğunuz ,birlikte olduğunuz insanların çooook ötesine atıveriyor ve kapılarınızı kocaman asma kilitler takılmış buluyorsunuz. ‘ Benim gönlümde Rabbim varken ordan size zarar gelmez’ diyorsunuz. ‘Hiçbirinize hakaret etmem,taş atmam,sizi incitmem,incinirseniz yardımcı olurum diyorsunuz.Bende dinamit yok,zehir yok,sopa yok,beni kışkırtsalarda,hırpalasalarda,aşağılasalarda kimseye uçan tekme atamam ben’ diye inim inim inliyorsunuz.Feryatlarınız kampüs kapılarının duvarlarına çarpıp sizi işitmeyen gönüllerden yankı yapıyor tekrar yüreğinize. ‘Ben, peygamberimin öğrettikleriyle hayat bulmaya çalışırken onun yapmadığını yapamam .İnanın hiçbirinize zarar vermem.Benim kalbimde Rabbim var kimsenin kalbini bu kalple incitemem ben.Ne olur açın kapıyı,bir sürü insana yardım edeceğim ben,derman bulmaları için elimden geleni yapacağım.Bu ülkede var olan mutsuz azınlıkları mutlu etmek istiyorum,benim başka hiçbir kaygım,hedefim yok.Ama ne olur açın şu kilitleri,yüzüme kapatmayın kapıları,güvenlik gene gülsün bana ,yol versin yolumdan çekilsin ne olur kimseye zarar vermedim ben…’
‘O denli uzaktan bakmayın yada evet en iyisi şu; “konuşma odaları” kurun orada anlatayım size kendimi beni tanımıyorsunuz belki o yüzden bu kadar kolay yargılıyorsunuz.Tanırsanız anlayacaksınız ne denli samimi olduğumu,ne denli acı çektiğimi.Sadece konuşalım siz sorun ben cevaplarım.Her sorunuzu cevaplarım,soru da sormam yalvarırım,bilmek istiyorum ; bu okulda okuma hakkını hangi büyük suçu işledim de kaybettim?Halbuki kazanmak başlamak için senelerimi verdim.Bu ülkeye hayırlı bir evlat olacağım diye annemin babamın emeklerini heba etmedim.Babam memur maaşıyla beni dersanelerde okutmak için rızkını kesti kardeşelrimin ben ona söz verdm,onun emeklerine söz verdim.Şimdi onlara ne derim,nasıl söylerim.O emeklerimi nasıl yok sayarsınız ben şimdi nerelere sığdırırım bildiklerimi?’ Bu feryadlarınızı işitmiyorlar,işitenlerde oynadığınızı,durumu acute ettiğinizi söylüyorlar.Sadece şaşırıyorsunuz ve kalakalmak dedikleri eylem var ya, işte kapanan o kapının ardında o eylemi iliklerinize kadar yaşıyorsunuz. Arkanızı dönebildiğinde sizin gibi kalakalan bir sürü arkadaşınızı görüyorsunuz.Kimi tıp,kimi hukuk,kimi mühendislik,kimi edebiyat,kimi ilahiyat fakültesinde.Siz psikolojide eğitim görüyorsunuz.Şimdiye kadar ilim olarak okuduğunuz bilgi sahibi olduğunuz bir sürü rahatsızlığa yakalanma riski ile karşı karşıya kalıveriyorsunuz.Acaba sizi bekleyen depresyon mu ,manik depresif bir dönem mi,yoksa bundan sonra takıntılarınız ,kişilik bozukluklarınız olur mu? Bu yaşadığınız travma, duygu dünyanıza nasıl tesir edecek, toparlanabilecek misiniz,duygusal bozukluklarınızla nasıl başa çıkacaksınız tüm bildiklerinizi ruhunuzda okuyuveriyorsunuz. Fakat kalbiniz o kadar emin ki kalkacağınızdan,düştüğünüz yerde kalmayacağınızdan bu inançla belkide kalkıyorsunuz.Arkanızı dönüp okulunuzdan uzaklaşırken yanınızdan bazı dostlarınızın kıyafetlerine veda edip kilitleri söktüklerini,bazılarının sizin gibi geri döndüklerini,bazılarının yığıldıklarını,bazılarının yumruklarını sıkı sıkı sıktıklarını,bazılarının sessiz gözyaşlarına şahit oluyorsunuz.Hepsine saygı duyuyor,hepsini ruhunuzda aynı anda yaşıyor nasıl davranmanız gerektiğini tartıyorsunuz.Sizi en çok kederlendiren suçlandığınız durumdan temizlenememek.Kendinizi savunamamak.Yediremediğiniz,sindiremediğiniz tek şey. İçinizde bir tarafınız isyan bayraklarını çekmiş adalet diye feryad ediyor,bir tarafınız bu zulmü sorguluyor anlamaya çalışıyor,bir tarafınız tevekkül etmiş “pes etme,senin peygamberin pes etmedi diyor ve ” mırıldanıyor: “bilselerdi yapmazlardı” hakikatini, bir tarafınız acıyor onlara, bir tarafınız parçalanan geleceğinizi karamsar bir edayla analiz etmeye çalışıyor.Kafanızdan binlerce baloncuk çıkıyor içlerinde soru işareti,ünlem üç nokta barındırarak…Şimdi burda da bitmiyor problem burda başlamadığı gibi; döndüğünüzde sizi bekleyen riskler var.Kimisi başınızda ki 1 metrelik kumaşı çıkarmadığınız için sizi yargılayan eş dost,kimi sizin saygı ve statünüzü düşürüp okuldan ayrıldığınız için öfke ve hırs duyan hısım akraba.
Uzaklaşırken sessizce Amerikalı psikolog Abraham Maslow tarafından yayınlanan İhtiyaçlar hiyerarşisi teorisi geliyor aklınıza.Nelerdi bunlar: 1. Fizyolojik ihtiyaçlar 2. Güvenlik ihtiyacı 3. Ait olma ihtiyacı 4. Sevgi, sevecenlik ihtiyacı 5. Saygınlık ihtiyacı 6. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı. Eleştirilen yanları olsa da teorisi yıllardır geniş yankı bulmuş Maslow’un bu teorisine göre; belirli bir kategorideki ihtiyaçlar tam olarak karşılanmadan kişi bir üst düzeydeki kategorinin ihtiyaçlarını algılayamıyor. Mesela “karnını günlük olarak doyurabilen ve fakat güvenlik ihtiaycı giderilmeyen bir kişi,kendini sürekli tehdit altında algılarken,dünya görüşünü geliştirmek için sürkeli kitap okuyamaz gibi.” Bununla halinizi ilişkilendiriyor , fizyolojik ihtiyaçlarınız yerinde olsada güvenlik ihtiyacınız yasaklarla elinizden alınmışken,kendinizi 12 yıl eğitim alıp ait hissetmek istediğiniz bölüme ait hissedemezken yada birileri zorla bunu hissettiriyorken,mesleğinizi de elinizden alarak toplumdaki saygınlık statünüze de zarar verilmişken kendinizi gerçekleştirme ihtiyacınızı nasıl karşılayacağınızı düşünüyorsunuz bir an . Ve gene kendinizi bu teoriye itiraz eden ve tüm bu kategorilere rağmen ayakta ,hayatta kalmış ve hatta en önlerde bulunmuş kişileri örnek alıyorsunuz.İçinizdeki kargaşayı tevekkül durgunluğuna teslim ederek bahçeyi terkediyorsunuz nihayet .Fakat terkettiğinin sadece sizden alınan okulunun bahçesi oluyor. Çünkü O’na güvenen, kendini O’na ait hisseden benliğizi, inancınızı ve onurunuzun aldığı statüden gurur duyarak başınızı sanılanın aksine hiç ve asla öne eğmeyerek,kul olmanın ferahlığına teslim olarak mesleğinizin bulvarlarını da ruhen asla terketmiyorsunuz. Adımlarınız yalpalanmıyor, sanki düşecekmiş gibi yürümüyor, merdiven kollarını sıkı sıkı tutmuyor, konuşurken sesiniz titremiyor, inandığınızı yerine getirmenin vicdani rahatlığıyla sizi bekleyen başka bir geleceğe sukutla razı oluyorsunuz. Ama taaa içinizde bir yerlere sakladığınız ve sakındığınız o nazenin duyguları incitenlere hep bir “ah” ederek…
HİLAL ÇORBACIOĞLU

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder