| Başrol oyuncular sen, ben, biz ve bütün kâinat… Yardımcı oyuncular varlıklara giydirilen hissiyatlar… Senaryo hayatta olan “hayat” sahibi canlıların sırat-ı müstakim üzere yaşayabilmesi… Öyle enteresan bir yerdeyiz ki, yolumuzun sonu da başı da hayat… Ölüm öldürülmese de yokluğa terk etmiyor yerini… İnsan yaşayabilmek adına büküldükçe bükülüyor bazen. Çoğu zaman bu oyunda yer almanın umudunu taşıyorum sırtımda… Bazı zamanlarda ise dönüp yüzümü göğe haykırasım geliyor “emanet çok büyük” diye... Bu emanetlere rağmen; yaş(ayam)ıyoruz(!) bazen. Şehirde yaşamak, bazen hayatta olduğunu “hayat” sahibi olduğunu unutturuyor gönlümüze, aldanıyoruz nefsimize… Özellikle son zamanlarda günün sonu hep yorgun geliyor şehirde… Ayaklarımı kanepenin kenarına dayadığımda gözlerim beyaz tavanın tek noktası etrafında dönüp duruyor sinsice... Gözden geçiyorum gün içinde içimden geçenleri… Ucu kırılmış bir kalem, kurumuş bir nehir gibi bazen her şey. Artılar, eksiler, çapraz, geometrik… Bazen her şey yuvarlak, sağlamasız hesaplar… Hesabı verilecek ne çok şey var hesap defterimde ve ne kadar az hesaba dahil olacak olan… Düşündüğümde geride kalanları, ardıma sakladıklarımı ve hesabını yapıyorum hesapsızca harcadığım zamanın… Bazen kalakalıyorum elimde kalanlar karşısında. Noktalar, ünlemler yeri geliyor yoruyor insanı. Hiç yoktan hatta olmadık takıntılarımız oluyor. Çelişkiler taşıyoruz karıncalanıyor yüreğimiz. Uzağa en uzağa ihtiyacımız olduğunu hissediyoruz. Bazen en yakınımızdaki, anlayamıyor bizi. Ya da en uzak addettiklerimiz sarıyor yaralarımızı. Bazen birinin bir cümlesine saplanıyoruz, bazen hiçbir cümle isteye isteye etkileyemiyor bizi. Bazen de anlat ha anlat, gene de anlaşılmıyorsun… Bazen gecenin en sessiz anında göğe bir merdiven dayayıp çıkmak geçiyor içimden yukarılara. Hayatımın krokisini çıkarmak. İnişler, çıkışlar, arka sokaklar, çıkmazlar… Özellikle kendime yabancı olduğumu hissettiğim anlarda izlemek istiyorum kendimi… Saklambaç oynuyor insan kendiyle köşeleri ardına saklıyor “ene” sini, bulup çıkaramıyor çıkarı işletemiyor… Hepimiz bazen en var halimizle yok olmanın telaşına düşüyoruz. İhsanı bol olana sevdalıyken insana dair arzular biriktiriyoruz. Hâlbuki güneş her gün batıyor, pazardaki meyveler akşama satılıyor, sular akıyor, saat tik tak’larını sürdürüyor, buzdolabı gürültüyle çalışmaya devam ediyor, akşam oluyor, sabah oluyor, ağaçlar bir yapraklanıyor bir çiçekleniyor… Hiçbir şey kalakalmıyor, duruvermiyor. Sürükleniyor her şey insanla birlikte… Hayal meyal bir hayat, hayal meyal yaşanmışlar… Sen, ben, tüm oyuncular hayal meyal, yokmuşuz gibi, (yoksun)uz gibi… Renkler yorgun, gözler yorgun, eller yorgun… Peki, elde var ne? Kalan! Üç nokta ve bir yığın soru işareti… |
21 Şubat 2011 Pazartesi
Hayat oyunu vizyonda
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder